Akıl, iman ve hakikat yolculuğu

Araştırma yolu baştan sona

İslami öğretileri akıl, açıklık ve amaçla anlamak için adım adım mantıksal bir yol haritası.

Köprü

Resûl-i Ekrem'in (s.a.a.) Makam ve Faziletleri: Kapsamlı Fikrî ve Akîdevî Bir İnceleme

Kısaca

Resûl-i Ekrem'in (s.a.a.) makamlarını tanımak, onun Yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki en büyük vasıta, kâmil kul, ilk sudûr eden ve kapsamlı ismet ile yüce ahlak sahibi olarak konumunu ortaya koyar.

Resûl-i A’zam Muhammed b. Abdullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihi) makamlarını tanımak, yalnızca tarihe dair bir araştırma değildir; dini anlamanın temel dayanağıdır. Zira derin İslamî bakışta Nebî , ilahî güzelliğin aynası ve Yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki en büyük vasıtadır.

Bu metinde, hâtemü’l-enbiyânın (s.a.a.) delillerini, makamlarını ve faziletlerini; Kur’ânî (), hadisî ve felsefî görüşleri bir araya getiren, karmaşık ıstılahları açıklıkla şerh eden silsileli bir yöntemle ele alıyoruz.


1. Mutlak Kulluk Makamı ve İlahî “Abd” Nitelemesi

Kulluk makamı, Ehl-i Beyt (a.s.) mektebinde Nebî’nin (s.a.a.) en yüce ruhî makamı sayılır; çünkü o, nübüvvet, risalet ve mi’râc gibi diğer bütün makamların çıkış noktası ve temelidir. Kimileri kulluğu bir eksiklik mertebesi görürken, tertemiz İtret onu insanî kemalin ve varlıksal hürriyetin zirvesi olarak görür.

1. Şeref Makamlarında Kur’ânî “Abdühû” Nitelemesi

Allah Teâlâ (), en büyük dönüşüm ve teşrî anlarında yüce Nebî’sini, kulluğunu tekil celal zamirine izafe ederek (“abdühû”) tahsis etmiştir:

  • İsrâ ve Mi’râc makamı:

Kulunu bir gece yürüten (Allah’ın şânı) ne yücedir.

Öyleyse ona ruhî yükselişi ve terakkiyi güvence altına alan şey, kulluktur.

  • Vahyin inişi ve teşrî makamı:

Hamd, kuluna Kitab’ı indiren Allah’a mahsustur.

Böylece (Allah) kuluna vahyettiğini vahyetti.

  • Meydan okuma ve i’câz makamı:

Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz…

Buradaki mârifî delâlet şudur: Nebî (s.a.a.) bu makamları soyut bir bağış olarak elde etmemiş; bilakis, benlikten mutlak kurtuluş ve ilahî iradede tam erime anlamına gelen kâmil kulluğu gerçekleştirmesiyle nail olmuştur. İşte bu yüzden günlük şehadette kulluk, risaletten önce zikredilmiştir:

«Şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.»

2. Şii Filozofların Kulluk Makamına Bakışı

Sadru’l-Müteellihîn (Molla Sadra, 979–1050 h. / 1571–1640 m.) ve Allâme Tabâtabâî (1321–1402 h. / 1904–1981 m.) gibi Şii ârif filozoflar, kulluğun iki türlü olduğunu görürler: bütün mahlûkatın ortak olduğu tekvînî kulluk ve Nebî’nin (s.a.a.) tekelinde bulunan, iradî ve fenâî teşrîî kulluk.

  • Salt varlıksal fakr (tam fenâ): Filozoflar Nebî’nin kulluğunu, varlığının, mutlak ganî karşısındaki zatî fakrını tam idrak mertebesine ulaşması olarak yorumlarlar; böylece o, saf bir ayna ve ilahî meşiyyetin eksiksiz bir meclâsı olmuştur.

  • Velayet ile kulluğun birlikteliği: Şii felsefî burhan, Nebî’nin “zahir”inin kulluk ve mahlûkluk, “bâtın”ının ise velayet ve yakınlık olduğunu açıklar; o, Allah’a karşı kullukta ve tevazuda ne kadar derinleşirse, mahlûkat üzerindeki efendilik ve tekvînî velayet () ile o kadar mükâfatlandırılmıştır.


2. En Yüksek Yakınlık Makamı ve Kâbe Kavseyn Ayetinin Tahlili

Necm suresi, bir insanın ulaştığı en yüksek ruhî mertebeden söz eder; Allah Teâlâ’nın şu kavlinde:

Sonra yaklaştı ve sarktı. İki yay aralığı kadar, hatta daha da yakın oldu.

Bu âyetler, Ehl-i Beyt (a.s.) ve alimlerinin görüşüne göre dakik bir mârifî tefkîkle yorumlanır:

  • Rivâyî mana (mekân ve mesafenin nefyi): Ehl-i Beyt İmamları (a.s.), “dünüv ve tedellî”nin (yaklaşma ve sarkma) asla mesafe ya da maddî bir yakınlık anlamına gelmediğini vurgulamışlardır; çünkü Allah Sübhânehû ve Teâlâ mekândan ve sınırlardan münezzehtir. Buradaki yakınlık, yüce ruhî mertebe yakınlığıdır ve Nebî’nin (s.a.a.), başkasının erişemeyeceği bir kalbî şuhûd derecesine ulaşmasıdır. Mi’râc rivayetleri bu manayı teyit eder; Nebî “Sidretü’l-Müntehâ”ya ulaştığında, melek Cebrail (a.s.) durup şöyle demiştir:

«Bir parmak ucu kadar yaklaşsaydım yanardım.»

Nebî ise tek başına ilerlemiştir; bu da Nebî’nin ruhî mertebesinin, mukarreb melekler dahil bütün mahlûkatı aştığını ispatlar.

  • Felsefî mana (nüzûl yayı ve suûd yayı): Şii filozoflar “kâbe kavseyn” ıstılahını zekice bir remzle yorumlarlar. Onlara göre varlık iki yaya ayrılır: nüzûl yayı, yani hilkatin başlangıcı ve varlığın Allah Sübhânehû’dan madde âlemine doğru inişi; suûd yayı ise mahlûkatın ve ruhun terakkî ile Allah’a dönüş hareketidir. Nebî’nin “kâbe kavseyn”e ulaşması, Yaratıcı âlemi ile mahlûk âlemi arasındaki en yüksek buluşma noktasına vardığı anlamına gelir; böylece o, Allah’ın feyzinin kâinata kendisi aracılığıyla aktığı bağ ve vasıta olmuştur. “Ev ednâ” (yahut daha yakın) makamı ise, Nebî’nin benliğinin ve nefsinin, Hakk’ın şuhûdunda tamamen fânî olmasına işarettir; öyle ki artık varlıkta Allah’tan başkasını görmez olmuştur.

3. Kemalî Makamlar ve Muhammedî Hakikat

Filozoflar ve alimler, Nebî’nin (s.a.a.) azametini, doğrudan İtret mektebinden esinlenen varlıksal ve mârifî kavramlarla şerh etmişlerdir:

  • Muhammedî Hakikat ve ilk sudûr: Felsefî kaide şu ilkeden hareket eder: Allah tek ve ehaddir; birden ise başlangıçta ancak tek ve kâmil bir şey sudûr eder. Allah’ın yarattığı bu ilk şey felsefî olarak “Akl-ı Evvel”, ruh literatüründe ise “Muhammedî Hakikat” () diye adlandırılır. Bu, Ehl-i Beyt’ten (a.s.) gelen şu şerefli esere mutabıktır:

«Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.»

Buna göre Nebî’nin ruhu ve nuru, cisimlerin ve madde âleminin yaratılışından öncedir; o, kâinatın yaratılışının illeti ve temel gayesidir.

  • Tekvînî velayet: Bu ıstılah, Nebî’nin iradesinin Allah’ın meşiyyetinde tamamen erimesi ve böylece Allah Sübhânehû’nun ona kâinatın ve maddenin işlerinde tasarruf etme kudretini ve yetkisini vermesi anlamına gelir. Nebî bunu kendinden ve müstakil olarak yapmaz; bilakis iradesi ilahî iradenin eksiksiz bir mazharı hâline geldiği için yapar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı.


4. İsmet ve Mutlak Tenzih Delilleri (Rivayetler ile Sıhah Arasındaki Çelişki)

İsmet () meselesi, Ehl-i Beyt (a.s.) mektebini temayüz ettiren ve onu Eş’arîlik, Mâtürîdîlik ve Selefîlik gibi diğer Sünnî mezheplerden tam olarak ayıran en önemli meselelerdendir.

1. İmâmî Şiîlerde Kapsamlı İsmet

Şii alimler, Nebî’nin (s.a.a.) bi’setten önce ve sonra, hayatı boyunca tam ve mutlak bir ismetle masum olduğuna kesin hükmederler. Bu ismet; büyük-küçük bütün günahlardan tenzihi, ayrıca günlük davranışta ve dış uygulamada sehivden, unutkanlıktan ve hatadan tam tenzihi kapsar.

  • Aklî delil (lütuf ve vüsûkiyet kaidesi): Şii kelamcılar bu burhanı basitçe şöyle formüle etmişlerdir: Nebî göndermenin gayesi, insanları mutlak biçimde hidayete erdirmektir. Eğer Nebî’nin unutabileceğini, namazında yanılabileceğini, günlük muamelelerinde hata edebileceğini ya da günah işleyebileceğini caiz görürsek, insanlar onun fiillerine ve sözlerine olan mutlak güveni yitirir. Mükellef: “Belki bu dinî teşrîde de yanılmış ya da unutmuştur” der. Güvenin sarsılması ise bi’setin gayesi olan hidayetin başarısızlığına yol açar; gayenin başarısızlığı ise bâtıldır ve Hakîm olan Allah Sübhânehû bunu yapmaz. Öyleyse her türlü sehiv ve unutkanlıktan mutlak ismet, aklî bir zorunluluktur.

2. Kayıtlı Sünnî Tutum ve Sıhah Kitaplarındaki Çelişki

Buna karşılık Sünnî mezhepler Nebî’ye (s.a.a.) muhabbet iddia ederler; fakat akîdevî ve hadisî sistemleri dikkatle incelendiğinde, ismeti yalnızca Kur’an vahyinin tebliğiyle kayıtladıkları görülür. Sıradan hayatta, ibadetlerde ve günlük tedbirde ise Nebî’ye sehvi, unutkanlığı ve hatayı caiz görürler. Bu kayıtlı anlayış, Sünnî sıhah ve müsned kitaplarını, Nebî’nin ismetini, hayâsını ve yüce makamlarını açıkça zedeleyen rivayet ve hikâyelerle doldurmuştur:

  • Sıhahlarında, Nebî’nin sihirlendiğini, öyle ki bir şeyi yaptığını sanıp aslında yapmadığını rivayet etmişlerdir; bu ise aklın vüsûkiyetini bozar.

  • Namazında sehvedip unuttuğunu rivayet etmişlerdir; Zülyedeyn hadisinde olduğu gibi, iki rekâttan sonra selam verip namazı tamamladığını zannettiği nakledilir.

  • Dünya işlerinde hata ettiğini ve insanlara: “Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz” dediğini rivayet etmişlerdir; hurmaların aşılanması kıssasında olduğu gibi.

  • Hayâyı zedeleyen ya da onu, hak etmeyen ashabına lânet edip söven, sonra da Allah’tan bu lânetini onlar için bir arınma ve ecir kılmasını isteyen öfkeli biri gibi gösteren hadisler rivayet etmişlerdir.

  • Şu gibi itâb âyetlerini:

Yüzünü ekşitti ve döndü.

Nebî’yi âmâ ile kötü davranışından ötürü kınamak için indiği şeklinde yorumlamışlardır; oysa Ehl-i Beyt (a.s.) mektebi, bu âyetin Ümeyyeoğulları’ndan bir adam hakkında indiğini ispatlamıştır. Çünkü Nebî, Kur’an’ın nassıyla yüce ahlak sahibidir:

Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.

3. Hakaretler Karşısında Çağdaş Çelişki

Burada acı bir vâkıî çelişki tecelli eder: İslam düşmanları ve müsteşrikler, Nebî’yle (s.a.a.) karikatürler, hakaret dolu filmler veya taʿn eden makaleler aracılığıyla alay ederken, kendilerinden bir şey uydurmuyorlar; bilakis esas olarak Sünnî sıhah kitaplarında geçen bu rivayetlere dayanıyorlar.

Bu hakaretler ortaya çıktığında ise Sünnî Müslümanlar büyük gösteriler düzenleyip yabancı yönetmene ya da Batılı ressama öfkeyle karşı çıkıyorlar; hâlbuki o, aslında sahih diye niteledikleri kitaplarında yazılı ve mevcut olan mana ve fiilleri canlandırmıştır.

Bu yüzden mârifî mantık şunu söyler: Eğer Nebî’nin makamına, hayâsına ve ismetine dair bir ayaklanma ve gayret varsa, gereken ve vacip olan, yabancı ressama ya da yönetmene karşı ayaklanmadan önce, sıhah kitaplarına sokuşturulmuş bu rivayetlere karşı ayaklanmak ve mukaddes Nebevî cenabı zedeleyen bu nakilleri çürütmektir; çünkü o ressam ya da yönetmen, o kaynaklarda yazılı bulduğunu aktarmaktan başka bir şey yapmamıştır. Ehl-i Beyt (a.s.) mektebi ise Nebî’yi mutlak biçimde tenzih etmiş ve her müstehzî ile taʿn edicinin yolunu kesmiştir.


5. Hâtemiyet Kavramının Çözümlenmesi ve Üstünlükle İlişkisi

Yaygın ve yanlış bir kanaat, Nebî’nin (s.a.a.), yalnızca zaman silsilesinin sonunda geldiği için —tarihî sıralamanın en az faziletliden en yükseğe doğru artan bir düzen olduğu varsayımıyla— peygamberlerin en faziletlisi olduğunu zanneder. Bu tasavvur isabetli değildir; çünkü peygamberler fazilete göre zaman sırasıyla gönderilmemişlerdir. Nitekim Musa ve İsa (a.s.), kendilerinden uzun zaman sonra gelen bazı peygamberlerden daha faziletlidir.

Ehl-i Beyt (a.s.) mektebi ve filozofları “hâtemiyet”i, salt zamansal değil, kemalî bir tefsirle yorumlarlar:

  • Kemalî hatm burhanı: Şii rivayetlerinde, Allah’ın mârifî ve tekvînî kemalin remzi olan “İsm-i A’zam”ı, her peygamberin kapasitesine göre dağınık harfler hâlinde peygamberlere dağıttığı, fakat Nebî Muhammed’e (s.a.a.) İsm-i A’zam’ın tamamını topladığı gelmiştir.

  • Üstünlük, hâtemiyetin illetidir: Hâtemiyet makamı, Muhammedî şeriatın yapısının ve Nebî’nin kudsî nefsinin, önceki peygamberlere dağılmış bütün mârifî ve teşrîî kemalleri içinde toplayıp erittiği ve üzerine ilave ettiği anlamına gelir. Şeriatı “tamlık ve mutlak kemal” mertebesine ulaştığı ve beşer türünün ondan daha yüksek bir kemale ihtiyaç duyması mümkün olmadığı için, ondan sonra yeni bir peygamber göndermek —bir gaye kalmadığından— mümkün olmayan bir iş hâline gelmiştir.

Öyleyse Nebî Muhammed (s.a.a.), zaman bakımından sonuncu olduğu için peygamberlerin en faziletlisi olmadı; bilakis mertebe ve varlıksal yapı bakımından en kâmil ve en faziletli olduğu için zaman bakımından sonuncu (hâtem) oldu. Teşrîî nübüvvetin hatmiyle birlikte, bu hâtem feyz ve kemal, İtretinden olan on iki masum vasî (aleyhimü’s-selâm) ile temsil edilerek “İmâmet ve velayet” mecrasında devam etmiştir.


6. İtret Rivayetlerinde Sîret Faziletleri ve Tekvînî Kerâmetler

Tertemiz İtret’in rivayetleri, Nebî’nin (s.a.a.) hayatında insanî ahlakın yüceliği ile ruhun madde üzerindeki egemenliğini bir araya getiren eşsiz bir tablo sunmakla temayüz etmiştir:

1. Sîret ve Şahsî Hayat Faziletleri

Ehl-i Beyt (a.s.) nakilleri, Nebî’nin ahlakının kemalinin, âriflerin zühdünün ve âlemlere rahmetin amelî bir tecessümü olduğunu belirtir:

  • Stratejik zühd: Müminlerin Emiri İmam Ali (h.ö. 23 – 40 h. / 599–661 m.), Nehcü’l-Belâga’da Nebî’nin hâlini şöyle vasfeder:

«Dünyadan azıcık tattı, ona göz ucuyla dahi bakmadı; dünya ehlinin en zayıf böğürlüsü, karnı en aç olanıydı… Dünyayı parmak uçlarıyla tattı.»

  • Davranışsal rahmet ve tevazu: Rivayetler, onun hiç kimseyle tokalaşıp da karşısındaki adam elini çekmedikçe elini çekmediğini; meclisin neresi denk gelirse orada oturduğunu ve mülûkane her türlü büyüklenme belirtisini reddettiğini zikreder.

2. Kerâmetler ve Mucizeler (Tekvînî Bakış)

Ehl-i Beyt (a.s.) mektebinde kerâmetler, salt olağanı yarmayı aşarak, Nebî’nin nûrî ruhunun velayetine ve Allah’ın izniyle varlık mertebelerine egemenliğine delil olur:

  • Doğumdaki varlıksal kerâmet: Fatıma bint Esed (ö. 4 h. / 626 m.) ve İmam Sâdık (83–148 h. / 702–765 m.) (a.s.), Nebî’nin doğumunun kerâmetlerini —Şam saraylarının aydınlanması, İvân’ın şerefelerinin düşmesi ve Fars ateşlerinin sönmesi— rivayet ederler; bunlar, onun gelişiyle yeryüzünün varlıksal yapısının değiştiğine dair tekvînî işaretlerdir.

  • Cansızların tesbihi ve varlıkların boyun eğmesi: Bihârü’l-Envâr’da ve Şii hadis kaynaklarında; ceylanın konuşup Nebî’ye şikâyette bulunması, ağaçların ona boyun eğmesi ve şerefli avucundaki çakıl taşlarının tesbih etmesi gibi kerâmetler rivayet edilmiştir; bu da Muhammedî Hakikat’in bütün varlık mertebeleriyle iletişimini ve onların onun velayetine boyun eğmesini ispatlar.

  • Bereket ve maddenin nevî suretlerinin değişmesi: Suyun kıt olduğu yerlerde şerefli parmaklarının arasından su kaynaması, az bir yemekle ordunun ve büyük kalabalığın doyması —Hendek’teki Câbir kıssası gibi— maddenin cevherinde ve niceliksel suretinde, seçkin kuluna verilen mutlak ilahî yetkiyle yapılmış bir tasarruftur.


Araştırmanın Sonucu

Yukarıda geçenlere dayanarak şu neticeye varırız: Ehl-i Beyt (a.s.) mektebinde Resûl-i Ekrem’in (s.a.a.) makamlarını tanımak, salt fikrî bir lüks değildir; bilakis Nebî’ye (s.a.a.), Allah’ın kendisi aracılığıyla varlığı bütün mahlûkata feyz ettiği “en büyük vasıta” ve “ilk sudûr eden” olarak bakan, kâmil ve bütünlüklü bir akîdevî görüştür.

Onun mutlak kulluğunun boyutlarına, şu sınırdaki en yüksek yakınlığına:

İki yay aralığı kadar, hatta daha da yakın.

ve her türlü sehiv ve unutkanlıktan kapsamlı ismetine dair mârifî tahkik; mukaddes Nebevî cenabı, onun yapısal ve teşrîî kemalini zedelemeye çalışan sokuşturma nakillere karşı sağlam bir kale niteliğindedir. Nitekim İmam Sâdık (83–148 h. / 702–765 m.) (a.s.), bu tenzihin azametini beyan ederken şöyle rivayet eder:

«Allah azze ve celle, Nebî’sini terbiye etti ve terbiyesini güzel kıldı; edebini kemale erdirdiğinde de: “Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” buyurdu.» [el-Kâfî, c. 1, s. 266]

Resûlullah (s.a.a.) için ispatlanmış olan bu mutlak nezâhet, bize gelecek araştırma için zorunlu ufuklar açar: “Diğer peygamberlerin ismeti” konusu; bu makamın Âdem, Musa ve Yusuf (a.s.) gibi vahyin diğer sefirlerini de kapsayıp kapsamadığının tartışılması ve şu gibi bazı âyetlerin zahirî okunuşuna dayanarak onların hataya düştüğünü vehmettiren şüphelere ilmî cevap:

Âdem Rabbine karşı geldi de şaşırıp kaldı.

Gelecek incelemede bu metinleri İtret mektebinin kaideleri uyarınca çözümleyeceğiz; teşrîî isyan ile “evlâyı terk” yahut “irşâdî emir” kavramını birbirinden ayırarak, bütün ilahî hüccetlerin, ilahî hidayet gayesiyle masum olduğunu kesin burhanla ispatlayacağız.

Resûl-i Ekrem'deki (s.a.a.) kulluk makamı bir eksiklik değil; kemalin zirvesi, benlikten kurtuluş ve ilahî iradede erimektir.