Akıl, iman ve hakikat yolculuğu

Araştırma yolu baştan sona

İslami öğretileri akıl, açıklık ve amaçla anlamak için adım adım mantıksal bir yol haritası.

Velayet

İnançtan Amele

Kısaca

Tevhid, nübüvvet, imamet ve Mehdi (a.f.) üzerine araştırma tamamlandıktan sonra mü'min, zihnî tasdikten amelî imtisale geçer; fıkıh, akîdeyi davranışa dönüştüren ve ruh ile ameli Allah'ın iradesine göre biçimlendiren menhaçtır.

İnançtan Amele

Önceki araştırmalarımızda akîdevî manzumenin rükünleri yerleştikten ve bilgi yapısı, tevhidin () ispatı ile Hakîm İlah’ın vasıflarından başlayıp risaletin zorunluluğu ile peygamberlerin ismetinden () geçerek imametin () kaçınılmazlığına ve İmam Mehdi’nin () varlığında ile gaybetinde tecessüm eden rabbanî uzantıya kadar bütünleştikten sonra, araştırmacı ve mü’min, belirleyici bilgisel ve amelî bir istihkak karşısında durur: Bir sonraki adım nedir?

Akîde, akıllarda depolanan salt mücerret fikirler değildir; kapalı kapılar ardında tartışılan felsefî nazariyeler de değildir. Semâdan yeryüzüne uzanan bu rabbanî kanalı, yani Resûl’ü () ve İmamları () ikame etmenin en yüce gayesi, insanın vakıasında hareketli tatbiktir. Bu masum manzume, hayatî programımızı kendisinden almamız ve Allah’ın bizi yarattığında ve yeryüzünde halifeler kıldığında bizim için murad ettiği tekâmülî gayeyi onun aracılığıyla gerçekleştirmemiz için Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın bahşettiği kanal ve vesiledir.

Buradan, akîdeyi harekete dönüştüren, beşerî ruhu yücelten ve onu Mutlak’a bağlayan uygulamalı şifre ve amelî menhaç olarak, bütünsel ve kapsamlı manasıyla fıkıh () ilmine kapı, ihtisas itibarıyla açılır.


1. Fıkıh, Akîdevî Gayelerin Uygulamalı Şifresidir

Daha önce Allah Sübhânehû’nun hakîm olduğunu, fiillerinin ve emirlerinin insanın tekâmülüne dair hayatî gayelerle muallel (gerekçelendirilmiş) olduğunu karara bağladık. Buna göre hükümler ve teşrîler, rastgele ya da sırf sûrî bir tahakküm için nâzil olmadı; bilakis bu ilahi hikmetin gereğidir.

Kök Gibi Akîde, Meyve Gibi Fıkıh

Akîde nefsin derinliklerindeki sabit kökse, fıkıh da insanın uzuvlarında ve davranışında beliren meyve ve yapraktır. Bir kök, amelî dallar olmaksızın büyüyüp meyve veremez; dallar da sağlam bir akîdevî kök olmadan ayakta duramaz.

Teşrî ile Tekvin Arasındaki Bağ

Fıkhî hükümler —ibadetler, muâmeleler ve nizamlar— hakikatte, tabiî kanunlara paralel ruhî ve tekvînî kanunlardır. Beden hareket edip büyümek için fizik ve biyoloji kanunlarına muhtaç olduğu gibi, beşerî ruh da kemale ermek ve maddenin ile alçaltıcı şehvetin esaretinden kurtulmak için fıkhî kanunlara muhtaçtır.


2. Ruhun Yüceltilmesi: Fıkhî Pratiğin Ruhî ve Ahlakî Boyutları

Fıkhı, kuru hukukî boyutuna hapsetmek ya da helâl-haram, sahih-bâtıl gibi hükümlerin şeklî yönüyle yetinmek, ağır bir bilgi hatasıdır. Ehl-i Beyt () mektebinde () fıkıh, ruhun yüceltilmesi ve tezkiyesi için bir araçtır; bu formülasyon birbirinden ayrılmayan iki boyutta tecelli eder.

Birincisi: Amelî ve Meslekî Yön

İnsanın günlük fıkhî programa bağlılığı, beşerî nefsin bilinçli bir terbiye sürecini temsil eder. Namazda ayakta durmak, oruçta yiyecekten, içecekten ve haramlardan sakınmak, malî muâmeleleri adalet ve dürüstlük ölçüleriyle zapt etmek; bunların hepsi, insanı içgüdünün rastgeleliğinden itaatin inzibatına nakleden amelî pratiklerdir.

Bu amelî inzibat, zâhiri tathîr etmenin ilk adımıdır; zâhirin tathîri olmadan ruh, kemal mertebelerinde yükselemez.

İkincisi: Ahlakî Yön ve Nefsin Terbiyesi

Fıkıh, ahlaka ve bâtının tezkiyesine vücûdî olarak bağlıdır; her amelî fıkhî hüküm, özünde ahlakî ve terbiyevî bir gaye taşır:

  • Namaz: Salt hareketler değildir; bilakis nefisteki kibir ve gururla mücadele aracıdır; Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

Şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. (Ankebût: 45)

  • Sadaka, zekât ve humus: Malî bir tahsilat değildir; bilakis nefsi maddenin cimriliğinden ve mülkiyet hırsından temizleyip arındıran bir tahliye ve tezkiye sürecidir; Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin ve arındıracağın bir sadaka (zekât) al. (Tevbe: 103)

  • Oruç: Sabra bir talim, şehvetin gemlenmesi ve alçaklıklardan yücelmedir.

Fıkıh, bu bâtınî manasıyla, nefsin terbiyesi sürecine önderlik eden şeydir; adalet, sabır, tevazu ve îsâr gibi mücerret ahlakî mefhumları, mükellefin uyguladığı, yaşanan günlük davranışlara dönüştürür; bu da zorunlu olarak, ilahi feyzi ve yol gösteren nuru kabul etmesi için ruhun aynasını cilalamaya götürür.


3. Gaybet Çağında Fıkhın Rolü: Uzantının Sıyaneti ve Kimliğin Korunması

Gaybet çağına, yani İmam Mehdi’nin () unvan itibarıyla mahcup olduğu çağa ulaştığımızda, bu programın nasıl telakki edilip tatbik edileceğine dair bilgisel soru belirir. İşte burada fıkhın ve fakâhetin, Ehl-i Beyt () mektebinin ikame ettiği en büyük sıyanet ve koruma aygıtı olarak rolü tecelli eder.

Rivayet ve İçtihat Aracılığıyla Bilgisel Uzantı

İmam’ın bedeni ve şahsıyla gaybeti, onun şeriatının ve tekâmülî programının kesilmesi anlamına gelmedi. Tahir İmamlar () genel kaideler koydu ve ümmete, hadislerinin râvilerine, dinlerini koruyan ve hevâlarına muhalefet eden fakihlere başvurmalarını emretti.

İçtimaî ve Şer’î Nizamın Korunması

Fıkıh, dini sulandırma ya da onu asırlar boyunca tahrif etme girişimlerinin üzerinde parçalandığı bilgisel kayadır; mü’min toplumun kimliğini koruyan, bütün müstahdesât ve nâzil olaylara şer’î ve amelî cevaplar sunan, ümmeti kusurlu beşerî görüşlerin karanlıklarında bocalamaktan ya da vaz’î menhaçlara tâbi olma tuzağına düşmekten alıkoyan odur.


Bir Sonraki Merhaleye Giriş

Tevhide, nübüvvete, imamete ve Mehdi’ye (a.f.) iman, bizi doğrudan imtisal ve amel sorumluluğu karşısına koyar; rabbanî kanal bahşedilmiş, nasslar ve hükümler korunmuştur; artık insanın tekâmül kervanından geri kalmak için bir mazereti kalmamıştır.

Fıkıh, bizi zihnî tasdik sahasından fiilî tahakkuk sahasına geçiren köprüdür; ruhlarımızı yücelten ve ferdî ile içtimaî davranışımızı Allah’ın iradesine ve rızasına göre biçimlendiren tezkiyevî araçtır. Bu yöntemsel tesise dayanarak, gelecek araştırmalarda bu fıkhî menhacı ve onun, İnsan-ı Kâmil’i ve âdil toplumu biçimlendirmedeki doğrudan etkisini, ilahi gayelere icabetle beyan etmeye gireceğiz.

Akîde, zihinde saklanan bir fikir değil, amelde tezahür etmek isteyen bir köktür; fıkıh ise tasdikten tahakkuka giden köprüdür.